Toplumların Soykırımı ile Bireyin İç Dünyasının Soykırımı Arasında Görünmez Bir Bağ Var mıdır? Bir halkı ortadan kaldırmak yalnızca bedenleri öldürmekten mi ibarettir? Peki ya bir insanın bir daha sevemeyecek, güvenemeyecek, inanamayacak hâle getirilmesi de bir tür yok oluş değil midir?
Raphaël Lemkin, “soykırım” kavramını ortaya atarken bunun yalnızca fiziksel bir imha olmadığını söylemişti. Ona göre soykırım, bir halkın yaşam temellerini, kültürünü, hafızasını ve geleceğini ortadan kaldırmaya yönelik sistematik bir saldırıydı. Çünkü bir halkı yok etmenin en kesin yolu, yalnızca bedenlerini değil, var olma ihtimalini ve geleceğini ortadan kaldırmaktır. Belki de aynı soru birey için de sorulabilir. Bir insanın umut etme kapasitesini, sevme cesaretini, iyiliğe olan inancını ve kendisini yeniden inşa etme gücünü öldürmek de bir çeşit ”varoluşun imhası” değil midir?
İster toplumsal bazda kitlesel yıkımlar, ister bireysel bazda varoluşsal imhalar bir sabah ansızın başlamaz. Bir insan da bir sabah ansızın canavar olmaz. Psikoloji ve sosyoloji bize kötülüğün çoğu zaman küçük kırılmalarla başladığını söyler. Albert Bandura’ya göre insanlar, yaptıkları kötülükleri önce kendi vicdanlarında meşrulaştırırlar. “Ben yapmadım, emir aldım”, “Bu gerekliydi”, “Onlar zaten bizden değildi” gibi düşünceler, insanın vicdanıyla arasına mesafe koymasını sağlar. Bandura buna ahlaki çözülme adını verir. İnsan, yaptığı kötülüğü önce kendi gözünde meşru hâle getirir; ancak ondan sonra başkasına zarar verebilir.
Stanley Milgram’ın deneyleri ise sıradan insanların, meşru gördükleri bir otoritenin emri altında başkalarına ağır zarar verebileceğini göstermiştir. İnsanlar çoğu zaman kötülüğü bilinçli olarak seçmezler; düşünmeyi bırakırlar. Düşünmeyi bırakan insan, kendi vicdanıyla değil, başkasının vicdanıyla hareket etmeye başlar. Ünlü siyaset kuramcı Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey de tam olarak budur. Hannah Arendt, Holokost’un en önemli faillerinden Adolf Eichmann’ın yargılanmasını izledikten sonra onun bir canavar değil, sıradan bir bürokrat olduğunu fark etmişti. Kötülük çoğu zaman şeytani bir nefretin değil, düşünmeyi bırakmanın ve sorgulamayı terk etmenin sonucudur.
Zygmunt Bauman ise Holokost’u medeniyetin çöküşü olarak değil, modernitenin karanlık yüzü olarak değerlendirmiştir. Ona göre bürokrasi, görev dağılımı, rasyonel planlama ve teknik akıl, insanı yaptığı eylemin ahlaki sonucundan uzaklaştırmıştır. İnsanlar öldürülmüyordu sanki; yalnızca bir görev yerine getiriliyor, bir sistem işletiliyordu. İnsan, yaptığı şeyin insani sonucunu göremediğinde, işte kötülük tam da burada tehlikeli hale gelir. Ancak hiçbir toplum komşusunu bir gecede öldürmez. Önce onu insan olmaktan çıkarır. Tarih boyunca soykırıma uğrayan topluluklar “haşere”, “hamam böceği”, “mikrop”, “tehdit” veya “yük” olarak tanımlanmıştır. Çünkü bir insanı böcek, virüs ya da tehlike olarak görmeye başladığınızda, ona yapılan kötülük artık kötülük gibi görünmez. Vicdan, yalnızca insan gördüğüne acır. Soykırımın ilk adımı da tam olarak budur: ”Hedef kitleyi insandışılaştırmak.”
Buraya kadar bildiğimiz anlamda toplumların soykırımına değindik, şimdi ise alt metinde bireysel anlamda, insanın ruh dünyasında nasıl bir soykırım yaşanabileceğini birlikte düşünelim.
Psikoloji bize insanın bazen hayatı boyunca defalarca öldüğünü söyler. Burada bahsedilen fiziki olarak ölüm değil, daha manevi olarak kişinin benliğinin ölümüdür. Bir savaşta, bir ihanette, bir istismarda, bir terk edilişte ya da bir daha hiçbir şeyin değişmeyeceğine inandığı bir anda insanın içinde bir şeyler ölür. Martin Seligman buna öğrenilmiş çaresizlik adını verir. İnsan ne yaparsa yapsın hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmaya başladığında mücadele etmeyi bırakır. Bu, bedenin değil, umudun ölümüdür.
“Bu umut ölümü, sadece anlık bir pes ediş değil, insanın ontolojik zeminini sarsan radikal bir kopuştur. Auschwitz mağduru filozof Jean Améry, maruz kaldığı şiddeti anlatırken, insanın aldığı ilk darbeyle birlikte ‘dünyaya olan güvenini’ kaybettiğini söyler. Güven, bireyin insan kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu en temel psikolojik oksijendir; o tükendiğinde, benliğin koruyucu çeperi de un ufak olur. Üstelik bireyin iç dünyasında gerçekleşen bu ‘benlik soykırımı’, sadece o insanın ömrüyle de sınırlı kalmaz. Modern psikoloji ve epigenetik çalışmalarının gösterdiği üzere, bir insanın uğradığı derin anlam ve güven katliamı, ‘kuşaklararası travma’ yoluyla çocuklarına ve torunlarına da miras kalır. Yani bireysel düzeydeki varoluşsal imha da, tıpkı kitlesel soykırımlar gibi, zincirleme bir reaksiyonla henüz doğmamış nesillerin yarınını ve dünyaya güvenme yetisini ipotek altına alır.”
Belki de burada soykırım kavramı yeni bir anlam kazanır. Tasavvufta insan, küçük bir evren olarak görülür. “İnsan âlem-i sağîr, kâinat ise âlem-i kebîrdir.” Her insan kendi içinde bir kâinat taşır. Bir insanın merhameti ölürse, dünyada merhamet biraz daha azalır; bir insanın umudu sönerse, insanlığın ortak ışığından da bir parça eksilir. Bu nedenle bir insanın bir daha sevemeyecek, güvenemeyecek ve inanamayacak hâle getirilmesi yalnızca bireysel bir kayıp değildir. Belki gözle görülmez ama içeride bir kâinatın sessizce çöküşü gerçekleşir. Deneyimlerim ve gözlemlerim neticesinde, bir insanın benliğinin masum bir tarafının katledilmesini, metaforik anlamda bir “varoluşsal imha olarak gerçekleşen benlik soykırımı” olarak görüyorum.
2.Dünya Savaşı’nda, toplama kampında esir düşen, Logoterapi ve Varoluşçu Analiz ekolünün kurucusu Prof.Dr.Viktor Frankl, toplama kampında tanık olduğu bir olayı şöyle anlatır. Bir mahkûm, belirli bir tarihte kurtulacağını gördüğü bir rüya görür ve bu inanç ona olağanüstü bir yaşam gücü verir. Açlığa, soğuğa, aşağılanmaya ve ölüme rağmen daha dirençli bir şekilde yaşamaya yaşar. Çünkü önünde bir umut vardır. Ancak beklediği gün geldiğinde hiçbir şey değişmez. Kapılar açılmaz, özgürlük gelmez. Frankl’ın ”İnsanın Anlam Arayışı” isimli kitabında bahsettiği bu olaya göre, mahkum birkaç gün içinde ölür. Çünkü bazen insanı öldüren şey açlık değildir; umudun ölmesidir. Nitekim Viktor Frankl’in kendisi de, Auschwitz toplama kampına vardığında (birden fazla toplama kampında tutulmuştur, en bilineni Auschwitz’dir) yalnızca özgürlüğünü değil, yıllarca üzerinde çalıştığı kitabının el yazmasını, mesleğini, statüsünü ve ailesinin büyük bölümünü de kaybetmiştir. Geriye neredeyse hiçbir şeyi kalmamıştır. Ancak tam da bu noktada, insanın elinden her şey alınsa bile bir şeyin alınamayacağını fark eder. İnsanın yaşadığı koşullar karşısında takınacağı tavrı seçme özgürlüğü asla elinden alınamaz. Logoterapi, bir bakıma, toplama kampının küllerinden doğmuş bir anlam arayışıdır. Çünkü insan yalnızca bedeniyle yaşamaz, asıl yarına dair taşıdığı ihtimallerle yaşar. Bu sebeple belki de insanlığa karşı işlenen en sessiz suçlardan biri, bir insanı bir daha hiçbir şeye inanamayacak hâle getirmektir. Bir sözümüz, bir davranışımız, bir kayıtsızlığımız bir başkasının içindeki o son ışığı söndürebilir. Kimsenin içinde neyle savaştığını bilmiyoruz. Bu yüzden nezaket yalnızca bir görgü kuralı değil, bazen bir insanın hayata tutunmasına yardım etmektir. ”Be kind.” Çünkü her insan, görünmeyen bir savaşın içinden geçiyor olabilir.
Bir halk fiziksel olarak yıkıma uğrayabilir. Ancak güçlü bir birey, bir halkın hafızasını, kültürünü ve umudunu yeniden filizlendirebilir. Bir tohumun yeniden ormana dönüşmesi gibi, tek bir insanın içindeki hakikat de bir toplumun yeniden doğuşunun başlangıcı olabilir. Fakat bunun tersi de geçerlidir. Bir toplumun bireylerinin özünü, merhametini, vicdanını, umut etme yeteneğini ve insanlığını sistematik olarak yok ederseniz, fiziksel bir soykırıma bile gerek kalmayabilir. Çünkü artık öldürülen yalnızca insanlar değildir; insan olma hâlinin kendisidir. Belki de bir toplumun soykırımı ile bir insanın iç dünyasının soykırımı arasında görünmez bir bağ vardır. İkisi de geleceği öldürür. Birisi bir halkın yarınını, diğeri ise bir insanın içindeki kâinatı yok eder. Ve bazen bir medeniyetin kaderi, tek bir insanın içinde sönmeyen küçük bir ışığa bağlıdır ve bazen bir insanı kurtarmak, onun içindeki küçük evreni yeniden hatırlatmakla başlar.