Hak ve Had / IV

“Bir toplumun medeniyet seviyesi, sahip olduğu haklarla değil; o hakları kullanırken gösterdiği öz denetimle ölçülür.”

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde insanlar bugünkü kadar büyük bir ifade gücüne sahip olmadı. Bir zamanlar yalnızca devletlerin, gazetelerin ya da büyük medya kuruluşlarının ulaşabildiği kitlelere artık tek bir telefon ekranından ulaşabiliyoruz. Bir cümle, birkaç saniye içinde milyonlarca insana ulaşabiliyor, hiç tanımadığımız insanlar hakkında hüküm verebiliyor, onları övebiliyor, aşağılayabiliyor ya da bir linç dalgasının parçası haline gelebiliyoruz.

Teknoloji bize tarihin en büyük ifade özgürlüğünü verdi. Ne var ki,  bu özgürlüğü yönetecek öz denetim aynı hızla gelişmedi.

İlk yazıda insanın neden kutsallaştırdığını konuştuk. Çünkü insan, anlam üreten bir varlıktı. İkinci yazıda hak ile had arasındaki farkı gördük. Bir hakkımızın olması, onu istediğimiz gibi kullanabileceğimiz anlamına gelmiyordu. Üçüncü yazıda ise hukukun aslında kutsalı değil, kutsalda anlam bulan insanı ve birlikte yaşama düzenini korumaya çalıştığını gördük.

Bugün ise başka bir gerçekle karşı karşıyayız. Hukukun yetişemeyeceği kadar hızlı bir dünyada yaşıyoruz.

Sosyal medya yalnızca iletişim biçimimizi değiştirmedi; ahlaki reflekslerimizi de değiştirdi. Eskiden bir sözü söylemeden önce karşımızdaki insanın yüzüne bakar, ses tonunu duyar, tepkisini hissederdik. Bugün ise çoğu zaman yalnızca bir ekran görüyoruz. Ekranın arkasındaki insan görünmez hale geldikçe, sözlerimizin ağırlığı da hafifliyor. Oysa kelimeler dijitalleşse de insanlar hala incinebiliyor.

Belki de çağımızın en büyük yanılgısı tam da burada başlıyor. İfade edebiliyor olmak ile ifade etmek zorunda olmak birbirine karıştırılıyor. Oysa her düşünce paylaşılmak zorunda değildir. Her eleştiri herkesin önünde yapılmak zorunda değildir. Her doğru, en sert biçimiyle söylenmek zorunda değildir.

Sosyal medyanın görünmeyen etkilerinden biri de “yansıtma” kültürüdür. İnsan bazen kendi öfkesini, kırgınlığını ya da tatmin edilmemiş duygularını başkalarının üzerine yansıtır. Bir olay hakkında konuştuğunu sanırken, aslında kendi içindeki öfkeyi konuşturur. Bu yüzden dijital çağda birçok tartışma fikirlerin çatışması değil; incinmiş benliklerin birbirine çarpışmasıdır.

Anonimlik de bu süreci hızlandırır. Kimliğini gizlediğini düşünen insan, gerçek hayatta söylemeye cesaret edemeyeceği sözleri çok daha kolay söyleyebilir. Çünkü sorumluluk hissi azaldıkça, ifade özgürlüğü bazen bir güç gösterisine dönüşebilir. Oysa güç arttıkça sorumluluğun da artması gerekir. Medeniyet tam da bu dengeyi kurabilme becerisidir.

İşte bu yüzden ilk iki yazıda üzerinde durduğumuz had kavramı bugün her zamankinden daha önemlidir. Çünkü dijital çağda insanlar haklarını eskisinden çok daha geniş kullanabiliyor fakat aynı ölçüde kendilerini sınırlamayı öğrenemiyor. Sorun özgürlüğün artması değildir. Sorun, özgürlük büyürken vicdanın aynı hızla büyümemesidir.

Belki de bu yüzden günümüzde en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni yasalar değildir.  Hukuk,  birlikte yaşamanın asgari şartlarını belirleyebilir ancak hiçbir hukuk sistemi tek başına erdemli insanlar yetiştiremez. Hukuk, hakaretin cezasını belirleyebilir fakat nezaketi emredemez. Mahkemeler iftirayı cezalandırabilir fakat merhameti zorunlu kılamaz. Kanunlar sınır çizebilir fakat insanın kendi kendine sınır koymasını sağlayamaz. Bu düşünce aslında yeni değildir. Aristoteles de iyi bir toplumun yalnızca iyi yasalarla kurulamayacağını, erdemli bireyler olmadan hiçbir hukuk düzeninin tek başına yeterli olamayacağını söyler. Kanunlar insanların neyi yapmaması gerektiğini gösterebilir  fakat neden iyi insan olmaları gerektiğini öğretemez. Çünkü erdem, cezadan korkarak değil; alışkanlıkla, karakterle ve bilinçli tercihle gelişir.

Bugün ifade özgürlüğünü savunmak kadar, ifade etme biçimimizi de konuşmak zorundayız. Eleştiri, düşüncenin gelişmesi için vazgeçilmezdir. Mizah da toplumların kendilerini sorgulayabilmesi için güçlü bir araçtır. Ancak eleştiri tahkire, mizah ise bilinçli aşağılamaya dönüştüğünde, artık yalnızca fikirler değil, insanlar da yaralanmaya başlar. Hukuk ihlalin başladığı yerde devreye girer; vicdan ise ihlal gerçekleşmeden önce insana sınırını hatırlatır.

Serinin ilk yazısında şu soruyla yola çıkmıştık: İnsan neden kutsallaştırır? Şu an geldiğimiz noktada belki de daha önemli bir soruyla karşı karşıyayız. Başkasının kutsalıyla karşılaştığımızda nasıl davranacağız?

Belki de bunun tek bir cevabı yoktur. Ancak birlikte yaşayabilmenin ön şartı, aynı anlam dünyasını paylaşmak değil; farklı anlam dünyalarının da var olma hakkını kabul edip, saygı duyabilmektir. Çünkü insan, başkasının kutsalını benimsemek zorunda değildir. Fakat onun o kutsalda bulduğu insanlık onurunu görmezden gelmeyi de seçmemelidir.

Dört yazı boyunca kutsalı, hakkı, haddi ve hukuku konuştuk. Fakat bütün bu kavramlar bizi , tek kavram olarak insana götürdü.  İnsan anlam üretir, anlam aidiyeti,  aidiyet ise sınırları doğurur. Hukuk o sınırların ihlal edildiği yerde devreye girer. Fakat hukukun ulaşamadığı yerde bizi hâlâ ayakta tutan şey, vicdanımızdır.

Belki de geleceğin en büyük ihtiyacı yeni haklar keşfetmek değildir. Sahip olduğumuz hakları, daha büyük bir nezaketle kullanmayı yeniden öğrenmektir.

Ve şüphe yok ki özgürlüğün en olgun hâli, söyleyebileceğimiz her şeyi söylemek değil; söyleyebilecek güce sahipken de o ölçüyü koruyabilmektir.

Yararlanılan Kaynaklar
Byung-Chul Han – Psychopolitics: Neoliberalism and New Technologies of Power,
Aristoteles – Nikomakhos'a Etik
Sigmund Freud, Savunma Mekanizmaları (Projection / Yansıtma)
Erving Goffman, The Presentation of Self in Everyday Life
Jonathan Haidt, The Anxious Generation
Jon Ronson – So You've Been Publicly Shamed

Bir yorum bırakın..

Your email address will not be published. Required fields are marked *