Hak ve Had / I
İnsanlık tarihini değiştiren savaşların tamamı toprak uğruna yapılmadı. Bazı savaşlar görünmeyen değerler uğruna verildi. Tarih boyunca insanlar, bu görünmeyen anlamlar uğruna yaşamayı, hatta ölmeyi göze almıştır.
Tam da bu noktada cevaplaması güç ama bir o kadar da önemli bir soru karşımıza çıkar: ”Neden dünyanın her toplumunda, her çağında ve her medeniyetinde “dokunulmaz” kabul edilen bazı değerler ortaya çıkmıştır?”
Bu soruya cevap verebilmek için önce kutsalın ne olduğunu değil, insanın ne olduğunu anlamamız gerekir. Kutsal denilince akla ilk olarak din gelse de, kutsal yalnızca dinin konusu değildir. Aynı zamanda sosyolojinin, psikolojinin, antropolojinin ve hukukun da konusudur. İnsan, tarih boyunca yalnızca yaşamamış; aynı zamanda anlam üretmiş, o anlamları sembollere dönüştürmüş ve zamanla o sembolleri kimliğinin ayrılmaz bir parçası hâline getirmiştir. Bu nedenle kutsal üzerine konuşmak, aslında taşlar, bayraklar ya da mabetler üzerine değil; insanın anlam üretme kapasitesi üzerine konuşmaktır.
Bu soruya cevap arayan ilk isimlerden biri, modern sosyolojinin kurucuları arasında kabul edilen Fransız sosyolog Émile Durkheim‘dır. Durkheim, 1912 yılında yayımladığı ”The Elementary Forms of Religious Life (Dini Hayatın İlkel Biçimleri)” adlı eserinde kutsal kavramına, dönemine göre oldukça sıra dışı bir yerden yaklaşır. Çoğu düşünür dini Tanrı merkezli açıklamaya çalışırken, o daha farklı bir yerden bakarak ”bir toplum neden bazı şeyleri diğerlerinden ayırır ve onlara dokunulmaz bir anlam yükler?” sorusunun etrafında düşüncelerini şekillendirmiştir.
Fransız sosyolog Durkheim’a göre dinlerin ortak noktası Tanrı inancı değildir. Asıl ortak nokta, insanların dünyayı kutsal (sacred) ve sıradan (profane) olmak üzere iki farklı alana ayırması ve yaşamlarını buna göre devam ettirmeleridir. Bir toplum bazı nesneleri, bazı mekanları, bazı inançları ya da bazı değerleri diğerlerinden ayırır, onları korur, etrafına ritüeller örer. Böylelikle zamanla onlara dokunulmaz bir anlam yükler ve kutsallık tam da bu noktada var olur.
Durkheim’in düşüncesinin en çarpıcı yanı, kutsallığın nesnenin kendisinde olmadığını iddia etmesidir. Bir bayrak özünde sadece bir kumaştan, bir mezar taşı sadece taştan, bir kitap ise kâğıt ve mürekkepten oluşur. Fakat insan, zamanla bu nesnelerin içine tarihini, kültürünü, acılarını, gözyaşlarını, çocukluğunu, atalarını, tarihi mücadelelerini, dualarını ve kimliğini yerleştirir. Böylece artık ortada yalnızca nesneler değil, bir toplumun kendisini gördüğü semboller ve bu sembollerin taşıdığı anlamlar vardır.
Durkheim bu düşüncesini açıklarken Avustralya Aborjinleri’nin totemlerini örneklendirmekten çekinmez. İlk bakışta insanlar belirli hayvanlara ya da bitkilere kutsallık atfediyor gibi görünür. Durkheim’e göre kutsal olan aslında hayvanın ya da bitkinin kendisi değildir; kutsal olan, o topluluğun ortak kimliğini temsil eden anlam yüklü semboldür. İnsanlar sembollere ve ritüellere saygı gösterirken, aslında birlikte yaşama iradelerine, ortak geçmişlerine ve ait oldukları topluluğa saygı göstermektedir.
Bugün bu düşünceyi yalnızca ilkel toplumlarla sınırlamak eksik olur. Modern dünyada da aynı mekanizmalar işlemeye devam eder. Bir ülkenin bayrağı, millî marşı, tarihi mücadeleleri, mabetleri, bağımsızlık günü ya da anıtları çoğu zaman yalnızca tarihi semboller değildir. Onlar aynı zamanda kolektif hafızanın temsilcileri ve taşıyıcılarıdır. Bir bayrak, dışarıdan bakan biri için yalnızca bir kumaş parçası iken, o toplumun bir ferdi için aynı bayrak çocukluğunu, okul yıllarını, ailesini, kayıplarını, tarihini ve uğruna bedel ödenmiş ortak bir geçmişi temsil eder.
Durkheim’ın yaklaşımı kutsalın toplumsal yönünü anlamak için güçlü bir çerçeve sunar. Ancak bu teori, yeni bir soruyu da beraberinde getirmiştir. Eğer kutsallık yalnızca toplumun yüklediği ortak anlamdan ibaretse, neden birbirinden tamamen habersiz yaşamış medeniyetlerde benzer kutsal deneyimlerle karşılaşıyoruz? İnsan gerçekten kutsalı mı üretir, yoksa kutsal dediğimiz şey insanın doğasında zaten var olan daha derin bir arayışın dışavurumu mudur?
Bu soruya farklı bir pencereden yaklaşan isim, Rumen asıllı din tarihçisi ve din fenomenoloğu Mircea Eliade olacaktır. Eliade, 1957 yılında yayımladığı Le Sacré et le Profane (Kutsal ve Dindışı) adlı eserinde, kutsalın yalnızca toplum tarafından üretilen bir olgu olmadığını savunur. Ona göre insan, doğası gereği kutsala yönelen bir varlıktır. Başka bir ifadeyle, toplum kutsalı inşa etmeden önce, insan kendisini aşan bir hakikati aramaya başlamıştır. Çünkü insan yalnızca biyolojik ihtiyaçları olan bir canlı değildir; aynı zamanda anlam arayan, varoluşunu sorgulayan ve aşkın olana yönelme eğilimi taşıyan bir varlıktır.
Eliade’ye göre insan dünyayı yalnızca fiziksel özellikleriyle deneyimlemez. Bazı mekanlar, bazı zamanlar ve bazı karşılaşmalar insanın gündelik hayatının sıradan akışını aşar ve insan için bambaşka bir anlam kazanır. İnsan bazen bu deneyimlerde kendisini aşan bir gerçeklikle karşılaştığını hisseder. Eliade bu deneyime hierophany (kutsalın tezahürü) adını verir. Ona göre kutsal, insanın sonradan icat ettiği bir anlam değil; insanın karşılaştığını düşündüğü aşkın gerçekliğin deneyimidir.
Bu yaklaşım, farklı dini geleneklerde anlatılan birçok kıssanın, insanın iç dünyasını anlatan sembolik metinler olarak da yorumlanabileceğini düşündürür. Örneğin Kur’an’da Hz. İbrahim’in yıldızlara, aya ve güneşe bakarak onları tek tek sorgulaması, ardından onların batıp kaybolduğunu görünce “Ben batıp gidenleri sevmem.” demesi (En’âm, 6:76–79), birçok yorumcu tarafından insanın geçici olan ile kalıcı olanı ayırt etme çabasını anlatan anlamlı bir kıssa olarak değerlendirilmiştir. Burada dikkat çeken nokta yalnızca putların reddedilmesi değildir. Daha derinde, insanın değişmeyen, sonsuz ve mutlak olanı arama eğilimi vardır. Belki de Eliade’nin anlatmaya çalıştığı kutsal tam olarak budur.
İlk bakışta Durkheim ile Eliade’nin birbirine zıt şeyler söylediği düşünülebilir. Oysa dikkatle bakıldığında ikisi de aynı hakikatin farklı yönlerine ışık tutar. Durkheim, toplumun kutsalı nasıl görünür hâle getirdiğini anlatır. Eliade ise insanın neden kutsalı aradığını anlatır. Biri “nasıl?”, diğeri ise “neden?” sorusunun peşindedir. İnsan, doğası gereği anlam arayan bir varlıktır. Toplum ise bu anlamı semboller, ritüeller ve ortak hafıza aracılığıyla görünür hâle getirmektedir.
Peki insan neden anlam arar? Neden bazı değerler uğruna bütün hayatını değiştirmeyi göze alabilir? Bu soruların peşinden giden isim ise, yalnızca teorileriyle değil, yaşadığı hayatla da insanlığa önemli bir miras bırakan Avusturyalı psikiyatrist ve nörolog Prof.Dr.Viktor E. Frankl olacaktır.
Frankl’ın düşüncelerini bu kadar etkileyici kılan şey, onları yalnızca teorik olarak geliştirmemiş olmasıdır. O, insanın anlam arayışını üniversite kürsülerinde değil, Auschwitz, Dachau ve Türkheim toplama kamplarında yaşamın en ağır koşulları altında gözlemlemiştir. Dachau Toplama Kampı’nı ziyaret etmiş biri olarak şunu söyleyebilirim ki, böyle bir yeri gezip gördükten sonra Viktor Frankl’ı yalnızca okumuyorsunuz; onu daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Bu nedenle onun geliştirdiği düşünce sistemini, insan ruhunun en karanlık şartlarda verdiği sınavın bir tanıklığı olarak görüyorum. Aynı açlığı yaşayan, aynı soğuğa maruz kalan ve aynı aşağılanmaları gören insanların neden birbirinden tamamen farklı tepkiler verdiğini anlamaya çalışmıştır. Kimileri kısa sürede yaşamaktan vazgeçerken, kimileri bütün acılara rağmen hayata tutunmayı başarabiliyordu. Frankl’a göre aralarındaki fark fiziksel güç ya da zekâ değildi. Asıl fark, hayata yükledikleri anlamdı.
Frankl, kampta belirli bir tarihte kurtulacağına inanan bir mahkûmun, beklediği gün geldiğinde kurtuluş gerçekleşmeyince kısa süre içinde yaşam iradesini kaybettiğini anlatır. Değişen kampın şartları değildir; değişen, insanın içinde taşıdığı anlamdır. Belki de bu yüzden Frankl, insanın temel motivasyonunun haz ya da güç değil, anlam olduğunu söyler. İnsan bazen ekmeksiz birkaç gün yaşayabilir; fakat anlamsız yaşamak çok daha ağırdır. Umut yalnızca güzel bir duygu değildir. Bazen insanın yaşam enerjisidir. Bazen görünmeyen bir anlam, görünen bütün gerçeklikten daha güçlü olabilir.
Belki de kutsal kavramı tam da burada yeniden karşımıza çıkar. Çünkü insanın kutsal kabul ettiği şeyler çoğu zaman hayatına yön veren en güçlü anlam kaynaklarıdır. Bir insan için bu anlam Tanrı’dır, bir başkası için vatanıdır, bir diğeri için özgürlüktür, ailesidir ya da uğruna yaşamaya değer bulduğu bir idealdir. Kutsalların biçimi değişebilir fakat insanın anlam arayışı değişmez.
Bu noktada Fransız sosyolog Maurice Halbwachs, tartışmaya yeni bir boyut kazandırır. Halbwachs’a göre insan yalnızca bireysel hafızasıyla yaşamaz. Kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve neye ait olduğumuzu büyük ölçüde içinde yaşadığımız toplumun ortak hafızası belirler. Ailemizden dinlediğimiz hikâyeler, okulda öğrendiğimiz tarih, millî bayramlar, anıtlar, marşlar ve ortak yaslar; bireysel hafızamızın ötesinde bizi birbirimize bağlayan görünmez bir ağ oluşturur. Halbwachs buna kolektif hafıza adını verir.
Belki de bu yüzden kutsallar yalnızca inançla ilgili değildir. Onlar aynı zamanda hafızayla ilgilidir. Bir toplumun kutsalları, aslında o toplumun “biz kimiz?” sorusuna verdiği cevabın sembolleridir. Bayrak yalnızca bir devlet işareti değildir; geçmişte ödenmiş bedellerin, ortak acıların ve birlikte yaşama iradesinin görünür hâlidir. Aynı şekilde bir mabet yalnızca ibadet edilen bir yer değildir; nesiller boyunca aktarılan ortak bir hafızanın taşıyıcısıdır. İnsan bu sembollere baktığında yalnızca onları görmez; kendi hikâyesini görür.
Tam da bu nedenle, kutsalların ihlali birçok insan tarafından yalnızca bir nesneye yönelik davranış olarak algılanmaz. Çünkü sembole yönelen hareket, o sembolde kendisini bulan insanların hafızasına ve kimliğine yönelmiş gibi hissedilir. İşte bu nokta, ileride ifade özgürlüğü ve hukuk üzerine yapacağımız tartışmaların da temelini oluşturacaktır. Bir bayrağın yakılması, bir mabedin, bir dini inanışın aşağılanması ya da kutsal kabul edilen bir değerin alaya alınması neden bazı toplumlarda yalnızca “bir ifade özgürlüğü” olarak görülmez? Bunun cevabını anlayabilmek için tam da bu sebeple önce kutsalların, insanların kimliğinin ve ortak hafızasının bir parçası olduğunu anlamak gerekir.
Amerikalı sosyolog Robert N. Bellah tartışmayı bir adım daha ileri taşır. Bellah, 1967 yılında yayımladığı Civil Religion in America adlı makalesinde dikkat çekici bir tespitinden bahseder ve ”modern devletler de kutsal üretir. ”der. Üstelik bunu yalnızca din aracılığıyla yapmazlar. Bayraklar, anayasalar, kurucu liderler, ulusal marşlar, anma günleri ve anıtlar da zamanla toplumun ortak vicdanını temsil eden sembollere dönüşebilir. Bellah bu olguyu “sivil din” (civil religion) olarak adlandırır.
Bellah’a göre bu semboller yalnızca tarihî veya siyasî unsurlar değildir. Tıpkı dini semboller gibi ortak hafızayı canlı tutar, toplumsal aidiyeti güçlendirir ve zamanla kutsal bir anlam kazanabilir. Böylece kutsallığın yalnızca dini alanla sınırlı olmadığı, modern toplumlarda da farklı biçimlerde varlığını sürdürdüğü görülür.
Burada önemli olan hangi sembolün kutsal olduğu değil, insanın kutsal üretme biçiminin evrenselliğidir. Kültürler değişebilir. İnanç sistemleri farklılaşabilir. Fakat insanın anlam yükleme ve bu anlamı ortak semboller aracılığıyla koruma eğilimi şaşırtıcı biçimde ortaktır. Belki de bu yüzden tarih boyunca kutsallar ve değerler değişmiştir; ancak insanın kutsallarda ve değerlerde anlam bulma ihtiyacı hiç değişmemiştir.
Bu yazıda değindiğimiz düşünürler farklı disiplinlerden gelseler de aynı gerçeğin etrafında buluşuyor gibidirler. İnsan biyolojik ihtiyaçlarıyla yaşayan bir varlık değildir; aynı zamanda anlam üreten, o anlamı başkalarıyla paylaşan ve sonunda onu korumak isteyen bir varlıktır.
Belki de bu yüzden kutsal üzerine konuşmak, hiçbir zaman yalnızca din üzerine konuşmak değildir. Kutsal üzerine konuşmak, insanın kendisini nasıl tanımladığı, nerede aidiyet kurduğu ve hangi değerler uğruna yaşamayı ya da gerekirse bedel ödemeyi göze aldığı üzerine konuşmaktır. Ve belki de bu yazının sonunda cevap bulduğumuz en önemli soru “Kutsal nedir?” değildir.
Asıl sorumuz; eğer insan, anlam verdiği değerleri bu kadar güçlü bir şekilde sahipleniyorsa; farklı insanların kutsalları karşı karşıya geldiğinde ne olacaktır? Bir insanın ifade özgürlüğü, başka bir insanın kutsalına dokunduğunda sınır nerede başlayacaktır? Hukuk gerçekten kutsalı mı yoksa kutsalda anlam bulan insanı mı korur?
Bu yazı, kutsalların doğru ya da yanlış olduğunu tartışmak için değil; insanın neden her çağda ve her toplumda bazı değerleri dokunulmaz kabul ettiğini anlamaya çalışmak için kaleme alınmıştır. Çünkü kutsalı anlamadan, kutsala verilen toplumsal tepkileri; onları anlamadan da ifade özgürlüğü ile insan onuru arasındaki hassas dengeyi konuşmak eksik kalacaktır.
Bu yazı serisinin ikinci bölümünde, kutsalla karşılaştığımızda özgürlüğümüzü nasıl kullanmamız gerektiğini konuşacağız. Çünkü bazen asıl mesele hak sahibi olmak değil, hakkı kullanırken haddi aşmamaktır.
Birincil Kaynak
Kur’an-ı Kerim, En’âm Suresi (6:76–79)
İkincil Kaynaklar
Durkheim, Émile. The Elementary Forms of Religious Life. 1912.
Eliade, Mircea. The Sacred and the Profane: The Nature of Religion. 1957.
Frankl, Viktor E. Man’s Search for Meaning. 1946.
Halbwachs, Maurice. On Collective Memory. 1950.
Bellah, Robert N. “Civil Religion in America.” Daedalus, 1967.