“İnsan, güçlü olduğu zaman değil; başkasının kırılganlığı eline geçtiğinde kim olduğunu gösterir.”
Kırılganlık çoğu zaman yanlış anlaşılan bir kavramdır. Bu yazı serisinde sözünü ettiğim kırılganlık, günlük hayatta kullandığımız anlamıyla alınganlık, çabuk incinmek ya da duygusal zayıflık değildir. Kırılganlık, insan olmanın kaçınılmaz bir hâlidir. Çünkü insan, yaşamı boyunca yalnızca fiziksel değil; duygusal, ahlaki ve varoluşsal olarak da incinebilen bir varlıktır. Hayatın içinde hepimiz, bazen kendi başımıza taşıyamayacağımız deneyimlerle karşılaşırız. Bir ihanet, bir ayrılık, sevilen birinin kaybı, hastalık, yas, değersizlik hissi, başarısızlık, yalnızlık ya da geleceğe dair belirsizlik, bazen de yalnızca anlaşılmadığımızı hissettiğimiz bir an, bizi beklenmedik ölçüde savunmasız bırakabilir. İşte bu anlar, insanın kırılganlığının görünür hâle geldiği anlardır. Kırılganlık, zayıf olmak değil; incinebilir olmaktır. Ve aslında bu, istisnai bir durum değil, insan olmanın ortak kaderidir.
İnsan tam da bu anlarda kendisini bir başkasına emanet eder. Kimi zaman bir dostuna açılır, kimi zaman sessizce yardım bekler, kimi zaman yalnızca anlaşılmayı ister. Böyle anlarda paylaşılan şey yalnızca bir duygu değil, insanın en korunmasız hâlidir. Bu nedenle kırılganlık, zayıflığın değil; güvenmenin mümkün hâle geldiği en açık insanlık hâlidir.
Kırılganlığın Hukuku ise insanın bu korunmasız hâlinin ilişkinin taraflarına yüklediği ahlaki sorumluluktur. Çünkü bir insanın kırılganlığı bize emanet edildiğinde, yalnızca bir sır öğrenmiş ya da bir duygu dinlemiş olmayız; aynı zamanda yazılı olmayan bir hukukun tarafı hâline geliriz. Türkçede birinden bahsederken sıkça kullandığımız ilginç bir ifade vardır: “Onunla uzun yıllara dayanan bir hukukumuz var.” Bu cümleyi kurduğumuzda aklımıza mahkemeler, kanunlar ya da devlet gelmez. Buradaki “hukuk”, birlikte geçirilen zamanın, paylaşılan deneyimlerin ve karşılıklı güvenin oluşturduğu görünmez bir ilişki düzenini ifade eder. Aynı şekilde “Aramızdaki hukuka dikkat et.” dediğimizde de kastettiğimiz şey, yazılı kurallar değil; ilişkinin kendiliğinden doğurduğu ahlaki sınırlar ve karşılıklı yükümlülüklerdir.
Belki de bu gündelik kullanım, hukukun yalnızca devlet tarafından konulan kurallardan ibaret olmadığını sezgisel olarak göstermektedir. İnsanlar bazen herhangi bir sözleşme yapmadan da birbirlerine karşı sorumluluk hissederler. Çünkü her ilişki, zaman içinde kendi hukukunu üretir. Dostluğun, aile olmanın, komşuluğun ya da yol arkadaşlığının kendine özgü bir hukuku vardır. Bu hukuk yazılı değildir; fakat ihlal edildiğinde en az yazılı hukuk kadar gerçek sonuçlar doğurur.
İnsan, en savunmasız hâlini bir başkasına açtığında, farkında olmadan aralarında yeni bir hukuk doğar. Bu hukuk herhangi bir mahkeme tarafından kurulmaz; güven tarafından kurulur ve vicdan tarafından korunur. Yaptırımı ise hapis ya da tazminat değildir; güvenin kaybı, ilişkinin sessizce çökmesi ve insanın kendisini bir daha aynı güvenle emanet edememesidir. Dolayısıyla insan hayatını düzenleyen tek hukuk, devletin uyguladığı kurallardan ibaret değildir. Hayatın en belirleyici anlarının önemli bir kısmı hiçbir mahkemenin konusu olmaz. Bir dostun sessizce içine kapanması, bir annenin çocuğunun gözlerine bakışındaki endişe, bir eşin yorgunluğunu fark etmeyen diğer eş, yas tutan bir arkadaşın omzuna usulca dokunmak ya da hiçbir şey söylemeden kırılgan birinin yanında oturabilmek gibi durumlar kanunların düzenlediği alanın içinde değildir. Buna rağmen, hepimiz bu anlarda doğru ve yanlış arasında sezgisel bir ayrım yaparız. Velhasıl, insan ilişkileri pozitif hukukun sınırlarının ötesinde işleyen görünmez bir düzen tarafından da ayakta tutulur. Belki de bugüne kadar ona bir isim vermedik.
Ben bu görünmez düzene ”Kırılganlığın Hukuku” diyorum ve bir sistem halinde görünmesini de faydalı buluyorum.
Kavramın derinine biraz daha inersek; bu hukuk sistemi kanun kitaplarında yazmaz, devlet tarafından uygulanmaz, ihlal edildiğinde kapınızı bir icra memuru çalmaz, savcı soruşturma başlatmaz, hâkim karar vermez. Fakat yine de vardır. Çünkü insan, başkasının en savunmasız hâliyle karşılaştığında, hiçbir yasa maddesi okumamış olsa bile, içinde sessizce yükselen bir yükümlülük ve farkındalık hali hisseder. Sanki görünmeyen bir el ona şunu fısıldar: “Burada dikkatli olmalısın, karşındaki insan sana kendisini emanet ediyor.” İşte bu emanet, kırılganlığın hukukunun kurucu anıdır.
Pozitif hukuk, hakların ihlal edildiği yerde devreye girer. Oysa kırılganlığın hukuku, hak ihlal edilmeden çok önce başlar. Çünkü bu hukukun konusu davranışlardan önce ilişkidir; yaptırımlardan önce güven, kurallardan önce ise insanın insana karşı taşıdığı sorumluluktur.
Pozitif hukuk bize çoğu zaman neyi yapamayacağımızı söyler. Kırılganlığın hukuku ise çok daha zor bir soru sorar: ”Başkası en savunmasız hâliyle karşındayken, ona ne yapman gerekir?”
Bu sorunun cevabını hiçbir kanunda bulamayız. Çünkü bu sorunun muhatabı mahkemeler değil, vicdandır.
20. yüzyılın en etkili etik filozoflarından biri olan Emmanuel Levinas, özellikle Totality and Infinity (Bütünlük ve Sonsuzluk, 1961) adlı eserinde, etiğin insanların kendi aralarında yaptığı bir sözleşmeden ya da hukuki kurallardan değil, “öteki” ile kurulan karşılaşmadan doğduğunu savunur. Levinas’a göre karşımızdaki insanın yüzü, onun kırılganlığını ve savunmasızlığını görünür kılar. Bu kırılganlık ise biz istemesek bile bize bir sorumluluk yükler. Onun düşüncesinde etik, özgürlüğümüzden önce gelir; karşımızdaki insanın varlığı, biz daha nasıl davranacağımıza karar vermeden önce bile bize sessiz bir çağrıda bulunur. Başka bir deyişle, bir insanın kırılganlığı yalnızca görülmesi gereken bir durum değil, aynı zamanda cevap verilmesi gereken ahlaki bir davettir.
Belki de bu yüzden kırılganlık yalnızca korunması gereken bir durum değildir. Kırılganlık, başkaları üzerinde yükümlülük doğuran bir olgudur. Bir çocuk ağladığında, yaşlı bir insan düştüğünde, bir dost yas tuttuğunda, bir insan kendisini ilk kez bütün savunmalarını bırakarak anlattığında, bir evlilik yıkıldığında, sevilen biri kaybedildiğinde yazılı olmayan ahlaki bir sözleşmenin yükümlülüğü altına gireriz. O andan sonra artık biliriz ki eskisi kadar özgür değiliz. Çünkü bir başkasının kırılganlığı bize emanet edilmiştir yada gönüllü olarak biz el uzatmışızdır.
Görünmeyen bu ahlaki yasaların pozitif hukuk tarihine katkıları olduğuna inanıyorum. Kanunlar çoğu zaman ahlakın çok gerisinden gelir. Önce insanlar bir davranışın yanlış olduğunu hisseder, sonra toplum bunu ortak bir değere dönüştürür, en sonunda ise hukuk o değeri koruma altına alır. Kölelik, çocuk işçiliği, aile içi şiddet ya da ayrımcılık gibi örneklerde önce vicdan yaralanmış, hukuk ise çok sonra yetişmiştir. Bu nedenle kırılganlığın hukukunu, pozitif hukukun alternatifi değil; onun öncüsü gibi görüyorum. Önce ahlak doğar, sonra onu hukuk takip eder.
Bir insanın kırılganlığıyla karşılaşmak tesadüf olabilir, fakat o kırılganlığa nasıl karşılık verdiğimiz, karakterimizdir. Kimimiz geri çekilir, kimimiz görmezden gelir, kimimiz onu kendi ihtiyaçlarımızın hizmetine sokar, kimimiz ise hiçbir karşılık beklemeden onu korur. İnsanın ahlaki niteliği, tam da bu tercihlerin tekrarında görünür.
Bir diğer 20. yüzyılın en özgün düşünürlerinden ve ahlak filozoflarından biri olan Simone Weil, etiğin merkezine “dikkat” kavramını yerleştirir. Ona göre “Dikkat, cömertliğin en saf biçimidir.” Ancak Weil’in sözünü ettiği dikkat, yalnızca bakmak ya da duymak değildir; gerçekten görmektir. Karşımızdaki insanın acısını kendi hikâyemizin gürültüsü içinde kaybetmemek, onu hemen yargılamadan, düzeltmeye çalışmadan ya da kendi deneyimlerimizle gölgelemeye çalışmadan dinleyebilmektir. Sessizliğine tahammül edebilmek, acısına alan açabilmek ve en önemlisi, onun kırılganlığını bir anlığına kendi ihtiyaçlarımızın önüne koyabilmektir. Çünkü bazen bir insana verilebilecek en büyük destek, çözüm sunmak değil; onun gerçekten görüldüğünü ve anlaşıldığını hissettirebilmektir.
Bu sebeple, kırılganlığın hukukunun ilk ilkesi önce görmektir. Çünkü görülmeyen hiçbir kırılganlık korunamaz. Bu nedenle kırılganlığın hukuku, insanın başkasına zarar vermemesini isteyen sıradan bir ahlak öğretisi değildir.
O, çok daha fazlasını talep eder. Yalnızca incitmemeyi değil, görmeyi; yalnızca görmeyi değil, anlamayı; yalnızca anlamayı değil, korumayı da ister. Ve belki de en önemlisi, karşımızdakinin bize güvenerek teslim ettiği kırılganlığını, hiçbir zaman kendi çıkarımıza göre kullanmamayı emreder. Çünkü bazı emanetler, hukuken değil ama insanlık bakımından kutsaldır. Kırılganlığın hukuku, tam da o emaneti korumayı vaad eder.