İhlal ve Yaptırım

Her hukuk düzeni, koruduğu değerin ihlal edilmesi hâlinde bir yaptırım öngörür. Ceza hukuku yaşam hakkını, borçlar hukuku güvene dayalı borç ilişkilerini, anayasa hukuku ise temel hak ve özgürlükleri korur. Kırılganlığın hukukunun temelinde koruduğu değer ise güvendir. Çünkü insan, en kırılgan hâlini yalnızca güvendiği kişilere emanet eder. Kırılganlık, yalnızca bir duygunun açığa çıkması değildir; insanın kendisini koruyan duvarlardan bilinçli olarak vazgeçmesi ve iç dünyasını bir başkasına teslim etmesidir. Bu nedenle güven, ilişkinin sonucu değil; ilişkinin var olabilmesinin ön şartıdır.

Ne var ki güven, çoğu zaman sanıldığı gibi tek bir olayla yıkılmaz. İnsan, sevdiği ya da değer verdiği bir kişiyi ilk hayal kırıklığında hayatından çıkarmaz. Bunun nedeni yalnızca affetme isteği değildir. Güven, ortak geçmişten, paylaşılan emekten ve geleceğe duyulan umuttan beslenir. Bu yüzden ilk kırılmanın ardından insan çoğu zaman ilişkiyi sonlandırmayı değil, anlamayı seçer. Yaşananlara makul açıklamalar bulmaya çalışır, konuşur, bekler ve telafi ihtimaline inanır. Aslında bu çaba, ilişkinin hâlâ yaşadığına dair en önemli göstergedir. Çünkü insan güvenin yeniden kurulabileceğine inandığı sürece onarmaya çalışır.

Bu noktada ahlak ile hukuk arasındaki önemli fark ortaya çıkar. Pozitif hukuk çoğu zaman gerçekleşmiş eylemi değerlendirir; ahlak ise eylemden sonra gösterilen tutumu da dikkate alır. Özür dilemek tek başına güveni geri getirmez. Güven ancak samimiyet, tutarlılık ve davranış değişikliğiyle yeniden inşa edilir. Bu nedenle güven, kırıldığı anda değil; telafi edilmediği anda çökmeye başlar.

İlişikideyken insan zihni çoğu zaman tek tek olaylara odaklanır. Her davranış için ayrı bir açıklama üretebilir. Bir yalanı “zor durumda kaldı” diye açıklayabilir, bir ilgisizliği “yoğundu” diye yorumlayabilir, bir kırıcı sözü “sinirliydi” diyerek mazur görebilir. Beden ise olayları değil, örüntüleri okur. Aynı davranışların tekrar ettiğini, aynı yaraların yeniden açıldığını ve aynı güvensizlik hissinin giderek kalıcı hâle geldiğini sessizce kaydeder. Bu yüzden insan bazen ilişkisinde açıklayamadığı bir huzursuzluk hissetmeye başlar. Ortada tek başına ilişkiyi bitirecek büyüklükte bir olay yoktur; ancak küçük ihlaller zamanla bir karakter örüntüsüne dönüşmüştür.

İşte bedenin savunma hattı tam da bu noktada kurulmaya başlar. Başlangıçta bu, yalnızca temkinli bir geri çekiliştir. İnsan eskisi kadar anlatmaz, eskisi kadar paylaşmaz ve hayatının en kırılgan alanlarını aynı rahatlıkla açamaz. Bunun nedeni öfke değildir. Güven yara almıştır ve beden yeni bir yaralanmayı önlemeye çalışmaktadır. Eğer bu süreçte samimi bir yüzleşme yaşanır, güveni zedeleyen davranışlar gerçekten değişir ve kişi emanet edilen kırılganlığın sorumluluğunu üstlenirse, ilişkinin yeniden güçlenmesi mümkündür. Çünkü güven, kusursuzluk üzerine değil; telafi edebilme iradesi üzerine kurulur.

Ancak her ilişki bu noktada onarılamaz. Bazı durumlarda güvenin aşınması, bedenin savunma hattını daha ileri bir noktaya taşır. Bu aşamanın nedeni tek bir hata değildir. Arkadan iş çevrilmesi, gözünün içine bakılarak söylenen yalanlar, insanın mutluluğunun gerçekten istenmemesi ya da bunun engellenmesi için bilinçli çaba gösterilmesi, artık yalnızca ilişkiyi zedeleyen davranışlar olmaktan çıkar. Bunlar, sinir sisteminin tehdit olarak algıladığı tekrar eden örüntülere dönüşür. Beden, karşısındaki insanın davranışlarını artık münferit hatalar olarak değil, gelecekte de devam edecek bir tehlikenin işaretleri olarak değerlendirmeye başlar.

İşte bedenin savunma hattının son aşaması burasıdır. Güven yalnızca azalmamış, kişi artık tehdit olarak algılanmaya başlanmıştır. İnsan bu aşamada yalnızca daha az görüşmeyi tercih etmez; karşısındaki kişiyi hayatının güvenli alanının dışına çıkarır. Onu en kırılgan yanlarına yeniden yaklaştırmaz, en mahrem düşüncelerini onunla paylaşmaz ve zamanla aynı ortamda bulunmayı dahi istemeyebilir. Çünkü beden, ilişkiyi sürdürmeye değil, kendisini korumaya çalışmaktadır. Bu uzaklaşma öfkenin sonucu değildir; öz saygının ve kendini koruma iradesinin sonucudur.

Belki de kırılganlığın hukukunda en ağır yaptırım tam da budur. İnsan bazen karşısındakini cezalandırmak için değil, kendisini korumak için uzaklaşır. İlişki dışarıdan bakıldığında devam ediyor gibi görünebilir; insanlar aynı ortamda bulunabilir, selamlaşabilir ya da zorunlu durumlarda konuşabilir. Ancak içeride çok daha önemli bir şey sona ermiştir. Güven, geri dönülmeyecek biçimde çökmüştür. Artık o kişiye yeni bir emanet verilmez. İnsan en kırılgan taraflarını onun yanında bir daha açmaz. Asıl kopuş da tam burada yaşanır.

Bu nedenle kırılganlığın hukukunda mahkeme salonları yoktur. Bu hukukun mahkemesi insanın iç dünyasıdır. Hâkimi vicdandır. Delilleri ise biriken, önemsiz gibi görünen ”ne var ki bunda” denilen küçük ihlallerdir. Karar tek bir olay üzerine verilmez; uzun bir değerlendirme sürecinin sonunda sessizce oluşur. Çoğu zaman karşı taraf böyle bir kararın verildiğini bile bilmez. Fakat ilişki içeride sona ermiştir. Belki de bu yüzden insan ilişkilerindeki en ağır hükümler hiçbir zaman yüksek sesle açıklanmaz.

Günlük hayatta bazı insanlar için ağır tabirler kullanırız. Bu tabirler çoğu zaman kaba bir hakaret gibi algılansa da, aslında derin bir ahlaki yargı içerir. Bir insana bu tabirlerden birini kullandığımızda onun yalnızca yanlış yaptığını söylemeyiz. Kendisine emanet edilen güveni bilerek istismar ettiğini, başkasının kırılganlığını kendi çıkarı uğruna kullandığını ve artık güven ilişkisine layık olmadığını ifade ederiz. Bu nedenle kırılganlığın hukukunda verilen en ağır hüküm de budur: Artık sana güvenilmeyecektir.

Bu noktada Viktor Emil Frankl’ın düşüncesi yeniden anlam kazanır. Avusturyalı nörolog ve psikiyatrist Frankl, İnsanın Anlam Arayışı (Man’s Search for Meaning, 1946) adlı eserinde, insanın elinden her şey alınsa bile son özgürlüğünün alınamayacağını söyler: Bu da ”başımıza gelen karşısında nasıl bir tavır alacağımızı seçme özgürlüğümüzdür.” İnsan, duygularını her zaman seçemez; kıskanabilir, öfkelenebilir, yetersiz hissedebilir ya da incinebilir. Bunların hiçbiri tek başına ahlaki bir kusur değildir. Çünkü duygu, iradeden önce gelir.

Ahlak tam da bundan sonra başlar.

İnsan, hissettiği karanlığı başkasının hayatına taşıyıp taşımamayı seçebilir. Ya kendi eksiklik duygusunu başkasının mutluluğunu söndürerek gidermeyi seçer yada karşısındakinin mutluluğunu koruyarak kendi karanlığıyla yüzleşmeyi seçer. Bu nedenle insanı ahlaklı yapan şey, kötü hissetmesi değildir; kötü hislerin karanlığı ile temas ettiğinde başkalarının ışığını söndürmemesidir. Karakter, insanın en güçlü olduğu zamanlarda değil, kendi karanlığıyla karşılaştığında aldığı kararlarda görünür olur.

Avusturyalı bir filozof ve ilahiyatçı olan Martin Buber, Ben ve Sen (Ich und Du, 1923) adlı eserinde gerçek ilişkinin, karşımızdaki insanı bir araç değil, başlı başına bir özne olarak görebildiğimizde kurulacağını söyler. Bir insanı kendi korkularımızı, yetersizliklerimizi ya da hırslarımızı telafi edecek bir araca dönüştürdüğümüz anda ilişkinin özü kaybolur. Çünkü karşımızdaki insan artık bir emanet değil, kullanılabilecek bir imkân hâline gelmiştir.

Belki de hukukun tarihi, kırılganlığın giderek daha görünür hâle gelmesinin tarihidir. Çocukların, kadınların, işçilerin, engellilerin, mültecilerin ve doğanın hakları, hukuk tarafından ancak onların kırılganlığı fark edildikten sonra korunmaya başlanmıştır. Pozitif hukuk, kırılganlığın hukukunu icat etmemiştir; onu zamanla keşfetmiştir. İnsan ilişkileri ise bu kadar bekleyemez. Çünkü hiçbir dostluk, hiçbir aile ve hiçbir sevgi ilişkisi yalnızca yazılı kurallarla ayakta kalamaz. Onları ayakta tutan şey, birbirimizin en savunmasız hâline gösterdiğimiz özenin derinliğidir.

Bir yorum bırakın..

Your email address will not be published. Required fields are marked *