Hak ve Had / III
Hukuk bir bayrağı mı korur, yoksa o bayrağa aidiyet hisseden insanı mı? Bir kutsal kitabı mı korur, yoksa o kitapta hayatına anlam bulan insanın onurunu mu? İşte ifade özgürlüğü tartışmalarının en kritik sorusu tam da budur.
İfade özgürlüğü tartışmaları ne zaman gündeme gelse, toplumlar çoğunlukla iki kutba ayrılır. Bir tarafta “İfade özgürlüğü sınırsız olmalıdır.” diyenler vardır. Diğer tarafta ise “Kutsallara dokunulamaz.” diyenler yer almaktadır. Tartışmalar çoğu zaman bu iki uç arasında sıkışıp kalır. Oysa belki de asıl soru başkadır: Hukuk gerçekten kutsalı mı korur, yoksa kutsalda anlam bulan insanı mı?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın hemen her hukuk sisteminde farklı biçimlerde tartışılmıştır. Çünkü hukuk yalnızca bireysel haklarla ilgilenmez; aynı zamanda insanların birlikte yaşayabilmesini sağlayan toplumsal düzeni de korumaya çalışır. İşte tam bu noktada ifade özgürlüğü ile insan onuru, bireysel hak ile kamu barışı, özgürlük ile sorumluluk aynı masaya oturur.
İlk yazıda kutsalın, insanın anlam üretme biçimi olduğunu konuşmuştuk. Durkheim bize toplumların semboller ürettiğini, Halbwachs bu sembollerin ortak hafızaya dönüştüğünü, Frankl ise insanın anlam olmadan yaşayamayacağını göstermişti. İkinci yazıda ise hak ile had arasındaki ince çizgiyi konuştuk. Bir hakkımızın olması, onu istediğimiz gibi kullanabileceğimiz anlamına gelmiyordu. Şimdi ise bütün bu düşünceler hukukla buluşuyor.
Modern hukuk sistemleri incelendiğinde dikkat çekici bir gerçek ortaya çıkar. Hukuk, çoğu zaman kutsalın kendisini korumaya çalışmaz. Çünkü ne bir bayrağın ne de Tanrı’nın hukukun korumasına ihtiyacı vardır. Hukukun korumaya çalıştığı şey, o sembollerde kimliğini, tarihini ve onurunu bulan insanların birlikte yaşama hakkıdır. Çünkü hukuk sembolleri değil, semboller aracılığıyla kurulan insan ilişkisini korur.
Bu ayrımı anlamak için Alman Anayasası’nın ilk maddesine bakmak yeterlidir. II. Dünya Savaşı’nın yıkımının ardından hazırlanan Alman Temel Yasası daha ilk cümlesinde şu sarsılmaz ilkeyi ilan eder: “İnsan onuru dokunulmazdır.”
Nazizm tecrübesini yaşamış bir toplum için bu başlangıç tesadüf değildir. Çünkü Almanya, insan onurunun sistematik biçimde yok sayılmasının toplumsal bir felakete nasıl yol açabileceğini yaşayarak öğrenmiştir. Bu nedenle modern hukukta devletin temel görevi, yalnızca özgürlükleri korumak değil; aynı zamanda insan onurunu da güvence altına almaktır.
Benzer bir yaklaşımı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde de görürüz. Sözleşme’nin 10. maddesi ifade özgürlüğünü güvence altına alır. Ancak aynı maddenin ikinci fıkrası önemli bir hatırlatma yapar. Bu özgürlük, başkalarının haklarının ve itibarının korunması, kamu düzeni ve demokratik toplumun gerekleri gibi nedenlerle sınırlandırılabilir.
Bu ayrıntı çoğu zaman gözden kaçar. Çünkü ifade özgürlüğü genellikle yalnızca ilk cümlesiyle okunur; sınırları çizen ikinci cümlesi ise görmezden gelinir. Oysa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yaklaşımı çok daha dengelidir. Mahkeme, özgürlüğü korurken aynı zamanda birlikte yaşamayı mümkün kılan sınırların da korunması gerektiğini kabul eder.
Nitekim Mahkeme’nin en çok atıf yapılan kararlarından biri olan Handyside / Birleşik Krallık davasında, ifade özgürlüğünün yalnızca toplumun hoşuna giden düşünceler için değil; rahatsız eden, sarsan ve huzursuz eden düşünceler için de geçerli olduğu belirtilmiştir. Bu karar çoğu zaman sınırsız ifade özgürlüğünün kanıtı gibi sunulur. Ne var ki aynı kararın devamı, çoğu zaman yapılan alıntılarda unutulur. Çünkü Mahkeme ifade özgürlüğünü korurken, demokratik toplum düzenini koruyan sınırların da meşru olabileceğini ifade etmektedir.
Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Otto-Preminger-Institut / Avusturya kararıdır. Mahkeme, yoğun Katolik nüfusun bulunduğu bir bölgede dinî değerleri ağır biçimde aşağılayan bir filmin gösteriminin yasaklanmasını, “kamu barışını koruma amacı” bakımından sözleşmeye aykırı bulmamıştır. Burada korunan şey dini bir hakikat değildir; korunan şey, toplumun birlikte yaşama düzenidir.
Bu nokta son derece önemlidir. Hukuk yalnızca insanlar arasındaki ilişkiyi düzenleyebilir. Bir dine hakaret edildiğinde zarar gören inancın özü değil, o dinde kimliğini bulan insanların varlık alanıdır. Bir değerin aşağılanmasına itiraz etmek, o değerin eleştirilemez olduğunu savunmak anlamına da gelmez. Bazen itiraz edilen şey eleştiri değil, eleştirinin bilinçli biçimde tahkire ve aşağılamaya dönüştürülmesidir. İnsan, inancının doğruluğunu kanıtlamak zorunda değildir fakat başkalarının o inançta bulduğu anlamı yok saymak, birlikte yaşamanın en temel şartlarından birini görmezden gelmektir. Hukukun da dikkate aldığı ayrım tam olarak burada başlar. Bir bayrak yakıldığında zarar gören kumaş değildir; o bayrakta tarihini ve aidiyetini gören insanların ortak hafızasıdır. Hukuk tam da bu görünmeyen alanı korumaya çalışır.
Bu nedenle farklı ülkelerin aynı olaya farklı yaklaşması şaşırtıcı değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bayrak yakmak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilirken, Almanya’da Nazi sembollerinin kullanımı tarihsel tecrübe nedeniyle ciddi biçimde sınırlandırılmıştır. Fransa, kendi laiklik anlayışı gereği din eleştirisine daha geniş bir alan tanırken, başka ülkeler dini değerlere yönelik ağır saldırıları kamu düzeni açısından tehdit olarak görebilir.
Bu farklılıkların sebebi hukukçuların özgürlüğe farklı bakması değil, her toplumun farklı bir kolektif hafızaya sahip olmasıdır. İlk yazıda konuştuğumuz gibi, insanlar yalnızca bireysel hafızalarıyla yaşamazlar; toplumların da bir hafızası vardır. Hukuk, o hafızanın kırılgan noktalarını da dikkate almak zorundadır.
Türkiye’de de benzer bir yaklaşımı görmek mümkündür. Türk Ceza Kanunu’nun dini değerleri aşağılamaya ilişkin düzenlemelerinin temel amacı, inançları teolojik olarak savunmak değil, kamu barışının bozulmasını önlemektir. Çünkü hukuk açısından esas mesele kutsalın kendisi değil, o kutsalda anlam bulan insanların birlikte yaşama iradesidir.
Belki de tartışmaların en büyük çıkmazı burada başlıyor. İnsanlar çoğu zaman “kutsalı korumak” ile “insanı korumak” arasında yanlış bir tercih yapmak zorunda olduklarını düşünüyorlar. Oysa hukuk açısından bu ikisi aynı yere çıkar. Çünkü kutsal dediğimiz şey, zaten insanın anlam yüklediği o sembolün ta kendisidir.
İlk yazıda, İnsan neden kutsallaştırır, ikinci yazıda bir hakkımızın olması, onu istediğimiz gibi kullanabileceğimiz anlamına gelir mi sorularını sormuştuk. Şimdi ise üçüncü soruyla karşı karşıyayız:
Bir hakkı kullanırken, başkasının onuruna dokunmaya başladığımız çizgi neresidir?
Belki de hukuk bu soruya kesin bir cevap veremez. Çünkü hukuk en fazla asgari sınırı çizer, daha ötesi vicdanın alanıdır. İşte bu yüzden, birlikte yaşamayı mümkün kılan yalnızca kanunlar değildir. Toplum halinde yaşayan insanlar arasında kanunların ötesinde görünmeyen bir ahlaki sözleşme vardır. İnsanlar yalnızca ceza almaktan korktukları için değil, birbirlerinin onuruna saygı duydukları için de bazı şeyleri yapmamayı seçerler. Belki de hukuk bizi medeni yapmaz. Hukuk yalnızca medeniyetin başlayabileceği zemini hazırlar. Asıl medeniyet ise hukukun zorlayamadığı yerde vicdanın devreye girmesiyle başlar. Kanunlar ihlali cezalandırabilir, fakat nezaketi emredemez.
İşte bu yüzden son sorumuz artık hukuki değil, ahlakidir. Elimizde böylesine büyük bir ifade gücü varken, onu hangi vicdanla kullanacağız?
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 9 / Din ve vicdan özgürlüğü),
Madde 10 / İfade özgürlüğü
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi
Handyside v. United Kingdom Başvuru No: 5493/72 7 Aralık 1976. (İfade özgürlüğünün demokratik toplumdaki kapsamı.)
Otto-Preminger-Institut v. Austria Başvuru No: 13470/87 20 Eylül 1994. (Dinî hassasiyetler ile ifade özgürlüğü arasındaki denge.)
Almanya Federal Cumhuriyeti Temel Yasası (Grundgesetz) : Madde 1 "İnsan onuru dokunulmazdır."
Texas v. Johnson 491 U.S. 397 (1989) (ABD Yüksek Mahkemesi'nin bayrak yakma kararı.)
Türk Hukuku
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Madde 24, Madde 26 Türk Ceza Kanunu, Madde 216 / Halkı kin ve düşmanlığa tahrik, Dinî değerleri alenen aşağılama