Hak ve Had / II
Tarih boyunca en büyük çatışmaların önemli bir kısmı haklar kadar, sınırlar üzerine de yaşandı. Nerede durulacağı, neyin yapılabileceği, neyin artık yapılamayacağı konuşuldu. Tarihin neredeyse bütün hukuk sistemleri, dinleri ve ahlak öğretileri birbirinden çok farklı görünse de aynı iki kavramın etrafında dolaşır: ”Hak ve had.”
Bugün ifade özgürlüğünü, din özgürlüğünü, mülkiyet hakkını ya da özel hayatın gizliliğini konuşurken aslında farkında olmadan hep aynı soruya cevap arıyoruz. Bir hakkımızın olması, onu istediğimiz gibi kullanabileceğimiz anlamına gelir mi?
Belki de bu soruya cevap verebilmek için önce bu iki kelimenin birbirinden neden farklı olduğunu anlamamız gerekir. Bu iki kavramın kökeni bile bize önemli bir şey söyler. Hak, Arapça ḥaqq kökünden gelir; doğruluk, gerçeklik ve meşruiyet anlamlarını taşır. Sanki taşa kazınmış, değişmeyen sarsılmaz bir ilke gibidir. Had ise Arapça ḥadd kökünden gelir; sınır, çizgi ve eşik anlamını taşır. Adeta o taşın etrafına çekilmiş, kılıç gibi keskin bir çizgi gibi düşünülebilir. İnsan, taşa kazınan hakkını korumalı ama kılıç gibi keskin olan had çizgisine bastığında kendi canının yanacağını veya bir başkasının canını yakacağını bilmelidir. Belki de medeniyet dediğimiz şey, tam olarak bu iki kavram arasındaki dengeyi kurabilme becerisidir.
Bu dengeyi anlatan en bilinen anlatılardan biri, Hz. Âdem kıssasıdır. Çoğu zaman bu kıssa yalnızca dinî bir olay olarak okunur. Oysa sembolik açıdan bakıldığında insan psikolojisine dair dikkat çekici bir çerçeve sunar. Âdem’e cennette birçok nimet verilmiştir, yani hakları vardır. Fakat aynı zamanda tek bir sınır çizilmiştir; yasaklanan ağaca yaklaşmaması istenir. Kıssanın merkezindeki asıl öğreti, meyvenin kendisi değil, sınırdır.
Âdem, o sınırı aşar. Tam da bu yüzden kıssanın en önemli kelimelerinden biri “günah işlemek” değil, haddi aşmaktır. İnsan, kendisine tanınan alanın dışına çıkmıştır. Kıssa burada bitmez devamında daha önemli bir yere temas eder. Asıl kırılma noktası ise meyveyi yemesi değil, yaptığı seçimden sonra takındığı tavırdır. Âdem, yaptığı hatadan sonra suçu başkasına yüklemez, kendisini bütünüyle değersizleştirmez ya da inkar etmez. Hatasını kabul eder, pişman olur ve af diler. Başka bir ifadeyle, haddini aşar ama insan olma hakkından vazgeçmez.
Bu kıssa aynı zamanda bize şunu da anlatmaktadır. İnsan olmak, hiç hata yapmamak değildir. İnsan olmak, hata yapabilecek bir varlık olduğunu kabul ederek hatalarının sorumluluğunu üstlenebilmektir. Belki de insan olmanın en büyük sınavı, hak sahibi olmak değil, o hakkın sınırını bilmektir.
İlginç olan şu ki, bu düşünce yalnızca dinî metinlerde karşımıza çıkmaz. Alman filozof Immanuel Kant, özgürlüğü tanımlarken benzer bir noktaya dikkat çeker. Ona göre gerçek ahlak, insanın canı istediği gibi davranması değildir. Tam tersine, yapabilecek güce sahip olduğu halde yapmamayı seçebilmesidir. Başka bir ifadeyle, özgürlük yalnızca seçenek sahibi olmak değil, seçenekler arasında ahlaki olanı tercih edebilmektir.
Bugün modern hukuk sistemleri de aslında aynı ilke üzerine kuruludur. Hiçbir temel hak mutlak değildir. İfade özgürlüğü vardır fakat iftira atma hakkı yoktur. Din özgürlüğü vardır fakat başkasını zorla kendi inancına göre yaşatma hakkı yoktur. Mülkiyet hakkı vardır fakat başkasının hakkını ihlal edecek şekilde kullanılamaz. Çünkü hukuk, hakları tanımlarken aynı zamanda onların sınırlarını da belirler.
Tam da bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Günümüzde özgürlük tartışmalarında sıkça karşılaşılan bir hata vardır. Hak ile güç birbirine karıştırılır. Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmanın doğru olduğu anlamına gelmez. Bir söz söyleyebilecek güce sahip olmak, o sözü söylemenin ahlaki olduğu anlamına gelmez. Hukuk çoğu zaman yalnızca en alt sınırı çizer; insanın nasıl davranması gerektiğini çoğu zaman ahlak ve vicdan belirler.
Bu noktada Türk düşünür ve yazar Alev Alatlı’nın yıllar önce yaptığı önemli bir ayrım akla gelir. Alatlı, “Yasal olan her hak helal değildir, önemli olan helalleşmektir.” derken, aslında hukuk ile ahlak arasındaki ince çizgiye dikkat çekiyordu. Yani hukuk, insanların birlikte yaşayabilmesi için gerekli olan en alt sınırı belirlerken, helalleşmek ise birlikte yaşayabilmenin en yüksek ahlakını temsil ediyordu. Bir davranış hukuken mümkün olabilir fakat bu, onun vicdanen doğru olduğu anlamına gelmez. Hukuk bize neyi yapabileceğimizi söyler. Ahlak ise yapabilecek güce sahipken neyi yapmamayı tercih etmemiz gerektiğini hatırlatır. Belki de insanı gerçekten olgunlaştıran şey, haklarını sonuna kadar kullanabilmesi değil; onları gerektiğinde ölçüyle kullanabilmesidir.
Nezaket hukukun yazmadığı en önemli kurallardan biridir. Hiçbir yasa bize yaşlı bir insana yardım etmeyi emretmez. Hiçbir mahkeme kırıcı olmamayı zorunlu kılmaz. Hiçbir anayasa empati kurmayı mecbur tutmaz. Buna rağmen toplumları yaşanabilir kılan şey çoğu zaman hukuktan önce gelen bu görünmez ahlaki sözleşmelerdir.
Belki de ifade özgürlüğünü de tam bu noktadan yeniden düşünmek gerekir. Gerçekten düşünmeye davet eden, eleştiren, sorgulayan ve yeni bakış açıları sunan bir ifade ile yalnızca aşağılamayı amaçlayan bir ifade aynı şey değildir. İfade özgürlüğü, insanların onurunu bilinçli biçimde incitmek için değil, fikirlerin serbestçe tartışılabilmesi için vardır. Elbette her sert söz suç değildir. Elbette rahatsız edici fikirler de ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Ancak burada hukuktan önce gelen başka bir soru vardır; niyetimiz gerçekten düşünmeye davet etmek mi, yoksa incitmek mi?
Belki de had tam burada başlar. Çünkü had yalnızca hukukun çizdiği sınır değildir. Aynı zamanda insanın kendi vicdanına çizdiği sınırdır. Bir insanın kutsalına hakaret etmemek, yalnızca onun inancına saygı göstermek değildir. Aynı zamanda o kutsalda anlam bulan insanın onuruna saygı göstermektir. İlk yazıda gördüğümüz gibi, kutsallar çoğu zaman taşta, kitapta ya da bayrakta değil, insanın o sembollere yüklediği anlamda yaşar. Bu nedenle bazen hedef alınan nesne değil, o nesnede kendisini bulan insandır.
Belki de asıl medeniyet haklarımızın sınırlandırılması değil, haklarımızı kullanırken kendimizi sınırlandırabilmemizdir. Çünkü hukuk bize “yapamazsın” dediğinde değil, biz “yapabilirim ama yapmamayı tercih ediyorum” dediğimizde gerçek anlamda ahlaki bir tercih ortaya çıkar.
“Gördüğümüz gibi ‘Hak’ ve ‘Had’ kelimeleri tamamen farklı dünyaları ve sınırları temsil eder. Biri bize ait olanı anlatırken, diğeri ise o hakkı hangi ölçüyle kullanacağımızı belirliyor. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni haklar keşfetmek değil, sahip olduğumuz hakları hangi nezaketle kullanacağımızı yeniden düşünmektir.
Hak hukukun, had ise vicdanın sınırıdır. Ve şüphe yok ki özgürlüğün en olgun hali, söyleyebileceğimiz her şeyi söylemek değil; söyleyebilecek güce sahipken de o ölçüyü koruyabilmekti