Modern Hukukun Yetersizliği ve İdam Cezası Tartışmaları: Toplum Vicdanında Adaletin Tatmin Olmaması
Günümüzde şiddetin boyutunun kontrol edilemez şekilde artması, cezaların caydırıcı olmaması, insanların kendi adaletlerini kendilerinin aramaya başlaması, ekonomik kriz, toplumsal yozlaşmanın kontrol edilemez bir hale gelmesi gibi etkenlerin getirdiği sonuçlar suç oranlarını ciddi derecede arttırmıştır. Öyle ki; sadece tenha alanlarda değil kamuya açık alanlarda da, seyahat ederken, yolda yürürken, metroda giderken, trafikte veya halkın içinde hiç tanımadığınız biri tarafından beklenmedik şekilde saldırıya uğrayabilir, nedensiz hayatınızı kaybedebilirsiniz. Kadına ve çocuklara yönelik şiddetin boyutu da bir o kadar git gide artmaktadır. Sadece ülkemizde değil, birçok ülkede de bu şekilde suç oranları ciddi derecede artmıştır. Yaşanılan vakaların yoğunluğu ve yıkıcı olması, bunun karşılığında tatmin edici sonuçların alınamaması, toplum vicdanındaki adaletin tatmin olmaması idam cezası tartışmalarını tekrar gündeme getirmektedir. Bu duruma ilişkin sosyal medyada bir çok kişinin ”idam cezası geri gelsin” yönünde paylaşımları dikkat çekmektedir.
Klasik bir giriş yapmak gerekirse; insanın en temel hakkı yaşam hakkıdır. Bu hak, doğuştan gelir, devredilemez ve kutsaldır. Ancak tarih boyunca toplumlar, bazı suçlar karşısında bu hakkın geri alınabileceğine hükmetmiştir. İdam cezası, işte bu noktada ortaya çıkar: En ağır suçlara karşı en ağır yaptırım. Peki, bu gerçekten adalet midir, yoksa intikamın hukuki kılıfa bürünmüş hâli midir?
Tarihsel Çerçeve: Kısasın Gölgeleri
İdam cezası insanlık tarihinin en eski cezalandırma biçimlerinden biridir. Hammurabi Kanunları’nda tarihin en sert kısas örneği olan “göze göz, dişe diş” ilkesiyle, Roma’da vatana ihanet veya cinayet suçlarında, Orta Çağ’da dinsel otoriteye karşı işlenen suçlarda karşımıza çıkar. Osmanlı’da da devlet düzenini tehdit eden fiiller çoğunlukla ölümle cezalandırılmıştır. Tarihsel olarak idam, sadece bir ceza değil, aynı zamanda iktidarın gücünü gösteren bir sembol olmuştur. Ancak Hammurabi Kanunları’ndaki kısas örneğine göre daha ılıman olan İslam Hukuku’ndaki kısas uygulaması ise, mağdura kısas hakkından vazgeçme ve diyet isteme imkanı tanıyarak, bu hakkı otoritenin eline tamamen vermemiştir. Sadece uygulama kısmını otoriteye bırakarak, kişinin kendi adaletini kendi sağlama durumunun da önüne geçmiştir.
İdam Cezasına Felsefik Yaklaşımlar
İmmanuel Kant: Kesin Adaletin Yansıması
Alman filozof İmmanuel Kant’a göre adalet, suçla ceza arasındaki simetrik dengeyi gerektirir. Bir insan öldürenin bedeli, ancak kendi yaşamını kaybetmesiyle ödenebilir. Kant, idam cezasını bir intikam değil, aklın gereği olarak görür: “Bir insanı öldüren, kendi hayatını kaybetmeyi hak eder.”
Cesare Beccaria: İnsanlık Onurunun İhlali
18. yüzyılda yaşamış olan ekonomist, hukukçu ve filozof bir kişilik olan Cesare Beccaria, “Suçlar ve Cezalar Üzerine” adlı eserinde idam cezasını en sert biçimde eleştirmiştir. Ona göre devletin yaşam hakkına müdahalesi, insan onurunu hiçe saymaktır. Ayrıca idam cezası caydırıcı değildir, sadece toplumun şiddet eğilimini meşrulaştırır. “Devlet, öldürerek adalet sağlayamaz; adalet, yaşamı korumakla mümkündür.”
Hegel: Devletin Kendini Savunması
Hegel’e göre ceza, hukukun ihlâline verilen zorunlu bir yanıttır. İdam, toplumun varlığını tehdit eden suçlara karşı devletin kendi varlığını savunma biçimidir. Burada mesele birey değil, toplumun kendini koruma hakkıdır.
İdam Cezasının Psikolojik Yankıları
İnsanın en temel içgüdüsü hayatta kalmaktır. Ölüm korkusu, ruhun en derin odalarında saklı duran o kadim titreşimdir. İdam cezası ise işte tam bu noktaya dokunur; yalnızca bir bedeni ortadan kaldırmaz, aynı zamanda insana “en kesin son”u hatırlatır. Bu sebeple insan vicdanı ağırlıklı olarak idam cezasını reddeder. İdam cezalarında tuhaf bir şekilde, ölümün kesinliği her zaman caydırıcı olmaz. Bazı zihinler için ölüm, bir bitiş değil, karanlık bir kurtuluş kapısıdır. İşte bu yüzden, idam cezası psikolojide çoğu zaman bir paradoks olarak görülür: Kimi insan için en büyük korku, kimi içinse kaçınılmaz bir yol olarak görülebilmektedir.
Toplum açısından da idam, yalnızca bir cezalandırma değil, bir aynadır. Devlet eliyle işlenen bu “meşrulaştırılmış ölüm” toplumun bilinçaltına şu soruyu fısıldar: Adalet, şiddeti meşru kılabilir mi? Bir insanı öldürerek adalet sağlanabilir mi? Toplum, kendi adına alınan bu ölüm kararının ağırlığını taşırken, aslında kendi vicdanıyla da hesaplaşır. Belki de bu yüzden idam cezaları, toplumların ruhunda kolay silinmeyen izler bırakır. Geçmişte ülkemizde de uygulanan idam cezalarına ilişkin bazı örnekler toplumun ruhunda hala ağır bir yük olarak kalmaya devam etmektedir.
Mağdur yakınlarının psikolojisi ise bambaşka bir katmandır. Çoğu zaman idamın onlara “rahatlama” getireceği düşünülür. Fakat insan ruhu intikamla iyileşmez; kaybın acısı, suçlunun ölümüyle hafiflemez. Zira ölüm, yeni bir ölümle dengelenmez. Böylece, adaletin gerçekleştiği sanılsa da, geride çoğunlukla boşluk ve sessizlik kalır.
En çarpıcı olanı ise idam cezasına çarptırılan kişinin yaşadığı “bekleyiş”tir. İnsan, hangi gün, hangi saatte öleceğini bilmeye dayanabilir mi? Ölümün bilinmezliği bile ağır bir yüktür, ama takvim yapraklarıyla ölçülen bir ölüm, insana verilmiş en büyük psikolojik işkencelerden biridir. Bu yüzden bazı düşünürler için idamın kendisinden ziyade, idamı beklemek başlı başına bir cezadır.
Ve belki de en derin soru şudur: Yaşam hakkını korumak için var olan devlet, bu hakkı elinden alma gücünü kendinde gördüğünde, toplumun gözünde nasıl bir otoriteye dönüşür? Koruyan mı, yoksa korkutan mı? Adaletin ellerinde ölümle mühürlenen bir karar, belki de insanlığın vicdanında sonsuz bir soruya dönüşür: Ölümle gelen adalet, gerçekten adalet midir?
Modern İnsan Hakları Yaklaşımı
20. yüzyıldan itibaren insan hakları anlayışı, devletin gücünü sınırlandırmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler kararlarıyla, yaşam hakkı “dokunulmaz” kabul edilmeye başlanmıştır. Artık cezanın amacı intikam değil; ıslah, toplumu koruma ve bireyi yeniden topluma kazandırmadır.
İdam Lehine ve Aleyhine Argümanlar
• Lehine:
• Caydırıcılık yaratır.
• Toplum güvenliği için tehlikeli suçluları ortadan kaldırır.
• Mağdur yakınlarının adalet duygusunu tatmin eder.
• Aleyhine:
• Masum bir insanın yanlışlıkla idam edilmesi ihtimali vardır. Bu, telafisi imkânsız bir adaletsizliktir.
• Araştırmalar, idamın suç oranlarını kesin olarak düşürmediğini gösterir.
• Devletin öldürme hakkı, ahlaken ve hukuken tartışmalıdır.
• İdam, insan onuruyla bağdaşmaz; modern ceza anlayışı “ıslah”ı esas alır.
Günümüzde İdam Cezası
Bugün dünyada ülkeler ikiye ayrılmıştır:
• Kaldıranlar: Avrupa ülkelerinin tamamı, Türkiye dâhil, idamı yasaklamış ve ağırlaştırılmış müebbet hapis ile değiştirmiştir.
• Uygulayanlar: ABD, Çin, İran, Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde hâlâ kullanılmaktadır. Bu ülkelerde bile idam, sürekli tartışılan bir konudur.
Türkiye’de idam cezası 2004 yılında tamamen kaldırılmış, yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis getirilmiştir. Bu değişiklik, AB süreci ve insan hakları standartlarının benimsenmesiyle paralel ilerlemiştir.
Adalet mi, İntikam mı?
İdam cezası, tarihin her döneminde tartışılmış ve her dönemde toplumsal vicdanı ikiye bölmüştür. Bir yanda “suça eşit ceza” arayışı; diğer yanda yaşam hakkının kutsallığı tartılmaktadır. Hukuk, intikam duygusunu değil; ölçülülüğü ve insan onurunu esas almak zorundadır. Belki de bu yüzden modern dünyada idam cezası giderek tarihe karışmaktadır. Ancak yaşam hakkının ihlaline denk gelen cezaların, modern hukuktaki ıslah edilme yöntemleri ile ne kadar ölçülü ve orantılı olduğu da günümüz sorunlarının en önemli tartışma konusu olmaya devam etmektedir. Görünen o ki; etkin, caydırıcı ve toplum vicdanını tatmin eden yasalar olmadığı sürece de gündem olmaya devam edecektir.