İlkeler
”İnsan, kendi gölgesiyle tanışmadığında başkalarının ışığıyla kavga etmeye başlar.”
Bir hukuk düzenini hukuk yapan şey, hangi değerleri koruduğu ve bunu hangi ilkeler aracılığıyla gerçekleştirdiğidir. Yaşam hakkını koruyan bir ceza hukuku, mülkiyeti koruyan bir eşya hukuku ya da ifade özgürlüğünü güvence altına alan anayasal düzen gibi, kırılganlığın hukukunun da korumaya çalıştığı temel bir değer vardır.
Bu değer, her ilişkinin temelindeki o en güçlü yapı olan ”güvendir.”
İnsan ilişkilerini ayakta tutan şey, birbirimizi sevmemizden önce, birbirimize güvenebilmemizdir. Sevgi zamanla değişebilir, hayranlık azalabilir, insanlar farklı yönlere savrulabilir. Fakat güven çözüldüğünde, ilişkinin üzerine kurulduğu zemin de sessizce çökmeye başlar. Kırılganlığın hukuku, en başta güveni koruyan bir normatif düzendir.
Ancak güven, soyut bir duygu değildir. Tıpkı hukukun ilkelerle işlemesi gibi, güven de birtakım görünmez ilkeler üzerine inşa edilir. Bunlar hiçbir kanun metninde yazmaz; fakat ihlal edildiklerinde insanın iç dünyasında derin izler bırakırlar.
Görme İlkesi
Kırılganlığın hukukundaki ilk yükümlülük, müdahale etmek değil, görmektir. Birinci yazıda bahsettiğimiz Simone Weil’in “Dikkat, cömertliğin en saf biçimidir.” sözü, belki de bu hukukun ilk maddesi olmaya en yakın cümledir. Çünkü dikkat etmek, yalnızca bakmak değildir. Karşımızdaki insanın görünmeyen yükünü fark edebilmektir. Onun sessizliğini de bir söz kadar ciddiye almaktır.
Modern dünyada insanlar çoğu zaman yalnız bırakıldıkları için değil, görülmedikleri için yalnızlaşırlar. İnsan her ne kadar topluluklar ve kalabalık arkadaş gruplarında yer alsa da yine de kimse tarafından anlaşılmadığını hissedebilir. Çünkü iletişim ile dikkat aynı şey olmadığı gibi konuşmak ile görmek de aynı şey değildir.
Koruma İlkesi
Görülen her kırılganlık, beraberinde bir sorumluluk doğurur. Yine birinci yazıda bahsettiğimiz Levinas’ın söylediği gibi, ötekinin yüzü bizi yalnızca onun varlığından haberdar etmez; aynı zamanda bize bir görev yükler. Çünkü karşımızdaki insan, en savunmasız hâliyle bize yöneldiğinde artık yalnızca kendisinden değil, bize duyduğu güvenden de söz etmektedir. İnsan, acısını herkesle paylaşamaz, korkusunu herkesin önünde açığa vurmaz, yetersiz hissettiğini herkese söylemez. Bütün bunlar, seçilmiş bir güven ilişkisinin ürünüdür. Bu nedenle kırılganlık, yalnızca bir duygu değil; aynı zamanda bir emanettir. Ve her emanet gibi insanın kırılganlığı da korunmayı hak eder.
İstismar Etmeme İlkesi
Bana göre kırılganlığın hukukundaki en ağır ihlal, karşımızdakinin savunmasızlığını kendi lehimize kullanmaktır. Çünkü kırılganlık, insanın kendi iradesiyle açtığı en korumasız kapıdır. Bir insan acısını, korkusunu, yasını, yetersizliğini ya da umutlarını bir başkasıyla paylaştığında, aslında yalnızca bir duygu anlatmaz.
Kendisini emanet eder.
Bu emanetin hoyratça kullanılması, kırılganlığın hukukunda güvene karşı işlenmiş en ağır ihlallerden biridir. Bu istismar her zaman açık ve kaba bir şekilde gerçekleşmez. Bazen çok daha sessiz biçimlerde ortaya çıkar. Karşımızdakinin en zayıf anını kendi istediğimiz sonuca ulaşmak için uygun bir fırsata dönüştürmek, onun kırılganlığını kararlarını etkilemek için kullanmak, başarısından rahatsız olmak, mutluluğunu küçümsemek veya mutlu olmasını istememek, ışığını kısmaya çalışmak ya da onun savunmasızlığını kendi içimizde çözemediğimiz duyguların yükünü hafifletmenin bir aracına dönüştürmek, kırılgan tarafta derin izler bırakabilir.
Bunların her biri aynı ilkenin ihlalidir. Burada zarar gören yalnızca bir insan değildir; zarar gören şey insanın bir başkasına güvenebilme yetisidir. Ve bu yetinin derinlemesine zarar görmesi, daha önce ele aldığım Varoluşsal İmha ve Benlik Soykırımı yazımda da belirttiğim, bir insanın bir daha güvenemeyecek, sevemeyecek ve inanamayacak haline gelen varoluşsal imha örneğine dönüşebilir.
Bazı davranışlar yalnızca mağdura zarar vermez. Toplumun birbirine güvenerek yaşayabildiği ortak zemini de aşındırır. İnsan ilişkileri de bundan farklı değildir. Bir dostun kırılganlığını fırsata çevirdiğinizde yalnızca onu incitmezsiniz. Artık size güvenilebilecek bir ilişki insanı olma niteliğinizi de zedelersiniz.
Bedenin Savunma Hattı
İnsan bedeni yalnızca fiziksel tehlikeleri algılayan biyolojik bir yapı değildir. Aynı zamanda tekrar eden davranışlardan örüntüler çıkaran ve bu örüntüler üzerinden güvenlik değerlendirmesi yapan sessiz bir koruma sistemidir. Nörobilim bize, güven ilişkisinin yalnızca bilinçli değerlendirmelerle kurulmadığını gösteriyor. Sinir sistemi, tekrar eden deneyimlerden hareketle çevresini sürekli olarak “güvenli” ya da “tehdit” şeklinde sınıflandırır. Ortada tek başına büyük bir olay yoktur. Fakat beden, küçük ihlallerin tekrarını sessizce kaydetmektedir. Bu nedenle kırılganlığın hukukunda beden, güvenin en önemli ve en yanılmaz muhafızı olarak kabul edilebilir. Elbette ilk kırgınlıkta, ilk hayal kırıklığında ya da ilk güvensizlikte savunmaya geçmez. Önce insan zihni anlamaya çalışır, konuşur, affeder, güvenini onarmaya çalışır. Çünkü tek bir olay, tek başına bir insanın karakterini göstermez.
Ancak zaman içinde aynı davranışlar tekrar etmeye başladığında, zihin bahane üretmeye devam etse de beden artık olayları tek tek değerlendirmeyi bırakır ve ilişkideki örüntüyü görmeye başlar ve bir savunma hattı kurar. İnsan bunu henüz kelimelere dökememiştir, ilişki devam ediyormuş gibi görünmektedir, henüz aynı masaya oturulmaktadır. Fakat beden çoktan bir karar vermiştir. Sürekli yinelenen yalanlar, güveni bilinçli biçimde istismar eden davranışlar, kişinin mutluluğunu sabote etmeye yönelik girişimler, arkasından çevrilen planlar, başarıdan rahatsızlık duyulması ya da kırılganlığın tekrar tekrar kişinin aleyhine kullanılması, beden için artık birbirinden bağımsız olaylar değildir. Bunlar, artık aynı kaynaktan gelen tehlike sinyalleridir.
Bedenin savunma hattı tam bu noktada zirvededir ve insana bazı uyarılar vermeye başlar. Çünkü beden karşısındaki kişiyi yalnızca hata yapan biri olarak değil, her ne sebeple olursa olsun artık zarar verme ihtimali taşıyan bir tehdit olarak değerlendirmeye başlamıştır. Bu değerlendirme çoğu zaman bilinçli bir kararın sonucu da değildir; insanın giderek daha temkinli davranması, rahat olamaması, kendisi gibi olamaması ve sürekli savunmada hissetmesi, mesafe koyması yada en ağır yaptırım olarak da ilişkiyi sona erdirmesi şeklinde ortaya çıkar. Aslında beden, ilişkiyi kurtarmaya değil, kişiyi korumaya başlamıştır.
Bu aşamadan sonra güvenin geri çekilmesi bir tercih değil, bir savunma refleksidir. Zihin hâlâ açıklamalar üretebilir, mazeretler bulabilir ya da geçmişteki güzel anılara tutunabilir. Fakat beden, örüntüyü bir kez tehdit olarak kodladığında, aynı kırılganlığı yeniden göstermeye direnç gösterir. Çünkü onun önceliği artık ilişkinin devamı değil, kişinin güvenliğidir. Dolayısıyla öz saygısı ve öz değeri yüksek ve gelişmiş kişiler bu tür ortamları ve insanları kaybetme korkusu olmadan terk ederler. Aksi halde böyle bir ortamda kalmaya devam etmek bu sefer kişinin öz saygıyı ve öz değer duygusunu yok edecektir.
Kırılganlığın Hukuku Neden İhlal Edilir?
Kırılganlığın hukukunu ihlal eden insanların büyük çoğunluğu bunu yalnızca kötülük yapmak amacıyla gerçekleştirmez. Çoğu zaman ihlalin kaynağı, başkasına duyulan düşmanlıktan önce insanın kendi iç dünyasında çözemediği çatışmalardır. Bu nedenle kırılganlığın hukukunu anlayabilmek için yalnızca mağdura değil, ihlal edene de bakmak gerekir.
İsviçreli psikiyatrist Carl Gustav Jung’a göre insanın yalnızca bir “gölgesi” değil, bir de “personası” vardır. Persona, bireyin toplum içinde kabul görmek için taktığı sosyal maskedir. İnsan çoğu zaman güçlü, olgun, anlayışlı ya da fedakâr görünmek ister; ancak bastırdığı duygular bu maskenin arkasında yaşamaya devam eder. Kişi kendi gölgesiyle yüzleşmediğinde, personasını koruyabilmek için başkalarını suçlamaya, onları değiştirmeye ya da kontrol etmeye çalışabilir. Böylece sorun kendi iç dünyasında olmasına rağmen, karşısındaki insanı sorunluymuş gibi gösterir.
Bu nedenle bazı insanlar, karşılarındaki kişinin otantik kalmasını istemez. Çünkü otantik insan, başkasının personasını tehdit eder, yönetilemez, beklentilere göre şekil değiştirmez. Gerektiğinde “hayır” der, sınır çizer ve kendi değerlerinden vazgeçmez. Böyle bir insanın varlığı, başkalarının bastırdığı yetersizlikleri görünür kılabilir. Sorun onun ışığı değildir; o ışığın, karşısındaki kişinin karanlığına fener tutarak açık etmesidir.
Jung’un gölge kuramı yalnızca insanın kendisiyle ilişkisini değil, başkalarıyla kurduğu ilişkiyi de açıklar. İnsan bazen, karşısındaki kişinin kendi bastırdığı yönlerini fark ettiğini hissettiğinde huzursuz olabilir. Çünkü artık yalnızca görülmemekte, aynı zamanda anlaşılmaktadır. Bu fark edilme hâli, kişinin özenle koruduğu personasını sürdürmesini güçleştirebilir, kurduğu ilişki biçimini yeniden gözden geçirmesine ya da bazı durumlarda kontrol, üstünlük veya manipülasyon üzerinden kurduğu ilişki düzenini devam ettirmekte zorlanmasına yol açabilir. Sorun çoğu zaman görülmek değil; asıl sorun maskenin ardındakinin görülmesidir. Kendi değersizlik hissiyle yüzleşemeyen insan, başkasının başarısını tehdit olarak algılar. Kendi yetersizliğini kabul edemeyen insan, başkasının yetkinliğini küçümsemeye çalışır. Kendi mutsuzluğunu dönüştüremeyen insan ise başkasının mutluluğunu rahatsız edici bulur. Kendisini yeterince güzel bulmayan biri, kendisinden daha güzel daha genç başka birini ortamda tehdit olarak algılamaya başlar. Bu nedenle bazı insanlar, personanın ardındaki karanlığı olduğu gibi gören kişinin yanında rahat hareket ederek personayı besleyemediği için, bahsettiğimiz ihlalleri gerçekleştirerek, ilişkinin hukukunu zedelerler.
Bu ihlallerin önemli bir kısmı, karşı tarafın gerçekten ne yaptığıyla değil; beklenildiği gibi davranılmamasıyla ilgilidir. Kendi kararlarını verebilen, sınır çizebilen, gerektiğinde “hayır” diyebilen ve karakterinden ödün vermeyen insanlar, kontrol üzerinden ilişki kurmaya alışmış kişiler için rahatsız edici olabilir. Çünkü otantik insan yönetilemez; başkalarının beklentilerine göre şekil değiştirmez ve kendi benliğini koruyarak ilişki kurar. Oysa manipülasyon ancak kişinin kendi özünden uzaklaştığı yerde mümkün olur.
Bu nedenle sorun çoğu zaman karşı tarafın davranışı değildir; onun bağımsızlığıdır. İnsan, karşısındakini olduğu gibi kabul etmek yerine onu kendi ihtiyaçlarına, beklentilerine ya da kurduğu ilişki düzenine uyarlamaya çalıştığında, ilişki eşit iki insanın karşılaşması olmaktan çıkar ve sessiz bir güç mücadelesine dönüşür. Bu noktada söylenen bir “hayır”, yalnızca bir sınır çizmek anlamına gelmez; aynı zamanda kurulan kontrol düzeninin işlemeyeceğini de gösterir. Kırılganlığın hukukunun ihlali bazen de bu sebeple ortaya çıkar. Çünkü bu hukuk, insanı değiştirmeye değil, olduğu hâliyle kabul etmeye ve korumaya da dayanır. Başkasının kişiliğini kendi eksiklerini tamamlayacak ya da kendi beklentilerini karşılayacak biçimde kullanmak/istismar etmek bu hukukun en derin ihlallerinden biridir.
Viktor Frankl’ın önemli katkılarından biri de bu noktaya temas eder. Frankl, insanın her koşulda tavrını seçme özgürlüğüne sahip olduğunu söyler. Öyleyse kendi karanlığımızın varlığı ahlaki bir sorun değildir; onu başkalarının üzerine boşaltmayı seçmemiz ahlaki sorundur. İnsan kıskanabilir, öfkelenebilir ya da değersiz hissedebilir. Bunlar insan olmanın parçalarıdır. Fakat ahlak, bu duyguların başkasının kırılganlığına yönelmesine engel olabildiğimiz ölçüde başlar. Kırılganlığın hukuku, insanı değiştirme hakkı tanımaz; onu olduğu hâliyle kabul etme sorumluluğu yükler. Çünkü gerçek güven, benliğini kaybetmiş insanlar arasında değil, birbirinin bireysel özgürlüğüne, otantik varlığına, yeteneklerine ve yetkinliklerine saygı duyan insanlar arasında kurulabilir.